Meditasyon - “İneğe mi Tapacağız?”

Çoğumuz kendimize gün içinde oturup dinlenmek için veya kendimizle kalmak için beş dakika bile ayırmıyoruz. Bana kalırsa meditasyon kendimizi derinden dinlemek için en etkili yollardan biridir. Meditasyon diyince genelde aklımıza Hindistan’da bir tapınakta, gözleri kapalı, bağdaş kurarak oturmuş ve "gerçek" dünyadan uzak bir "ermiş" imgesi gelir. Bu yüzden de çok ruhani ya da söz gelimi spiritüel bulunduğu için ciddiye alınmaz. Şöyle şeyler bile söylenir: “Oldu olacak ineğe de tapalım!”

"Ölçülemez olanı anlamak için zihin olağanüstü derecede durgun ve sessiz olmalıdır." - Jiddu Krishnamurti

İlk meditasyon pratiği yapmayı deneyimlediğim zaman düşüncelere kapılıp gittiğim, anda kalamadığım için kendimi suçlamış, kaş yaparken göz çıkarmıştım. İçimi beceremenin verdiği bir kızgınlık ve yetersizlik hissi kaplamıştı. Çünkü meditasyonunun tam olarak ne olduğunu kavrayamamıştım. Meditasyonu “düzgün yapmak” benim için önemliydi. Ne de olsa görev insanı bilincindeydim. Düzgün, eksiksiz ve kurallarına uygun yapmalıydım.


Meditasyon pratikleri düşünmeyi ortadan kaldırmayı amaçlamıyor, aksine düşünceleri tüm çıplaklığıyla salıvermemizi gerektiriyormuş, zamanla anladım. Meditasyon aslında daha çok “düşündüğümüzde ne düşündüğümüzü bilmemize” olanak sağlıyor. Düşüncelerimizi “gözlemleyici” konumunda tekrardan ele almamızı, görünmeyeni görmemizi ve hissetmemizi sağlıyor ve bambaşka bir kapı açıyor hayatlarımıza.


Siz de benim gibi “Olayları deneyimleyen benim zaten ve ne olup bittiğinin de yeterince farkındayım.” diyebilirsiniz. Ama hayır, “deneyimleyen kişi” ve “gözlemci kişi” pozisyonu arasında gözle görülür bir fark oluyor, bana güvenin!


“Bu düşüncemi düşünmemin altında yatan şey nedir?”, “Bu duyguyu hissetmemin altında yatan olay nedir ya da kişi kimdir?” sorgusu başlıyor. Hiçbir duygu ve düşüncemizden kaçmadan, merakla “neden orada olduklarını” sorgulama hali. Zihnimizle sorduğumuz sorulara herhangi bir yanıt aramadan, sadece merakla soruyu sorma ve kendini dinleme hali. Sorgulamayla beraber cevaplar da bir bir geliyor. Belki hemen, belki de uygulamayı devam ettirdikçe ama mutlaka geliyor. Bilinçli zihnimizle ulaşamadığımız cevaplar bilinçaltı zihnimizden bu pratikler aracılığı ile er ya da geç gün yüzüne çıkıyor. Zihnimizin % 10' u bilinç, % 90' ı bilinçaltından oluşurken, siz de hak vereceksiniz ki, bilinçaltımızda ne olup bittiğini öğrenmemizin hayatlarımıza yansıması yabana atılacak gibi değildir.


Bu pratikleri yapma amacımız; yok saymalarımızın ötesine geçerek, her ne varsa spot ışıklarını tam da üzerlerine tutmaktır! Sadece oturarak ve gözlemleyerek olan biteni anlamaya çalışırız. Direnç koymayız. Direnç olmadığı için kaçma, yok sayma eylemlerinde bulunmamıza gerek kalmaz. “Sen ve kendin” arasındaki en özgür, her şeyin kabul edilebilir olduğu alan burası: en büyük korkularının ya da zaaflarının, en akıl almaz düşüncelerinin, kendinden ya da çevrenden sakladığın her şeyin kabul gördüğü ve yargılanmadığı alan.


İhmal ettiğimiz taraflarımız, canımızı yakan anılarımız, yıllar önce üstesinden geldiğimizi sandığımız geçmişimizin talihsiz kalıntıları.. Sevgi ve şefkat dolu bir farkındalıkla hepsini kabul ettiğimiz alan.


Yorumlamadan veya yargılamadan, o anda ne hissettiğimizi ve düşündüğümüzü yoğun bir şekilde fark etmeye odaklandığımız, en özgür alanımız burası. Ne kadar hoş ya da nahoş duygu ve düşüncemiz varsa hepsini kabul edebiliriz. Kabulle ve anlayışla gelen değişim kaçınılmaz olacaktır. Kabulle ve anlayışla bilinçte, düşüncede, eylemde ve duyguda değişimler yaşanmaya başlayacaktır. Yaşayarak, pratik ederek sen de deneyimleyebilirsin!

Kendi kendimizi sınırlayan ne kadar düşünce kalıbı varsa hepsinden tek tek sıyrılmamız mümkün ve sıyrılacağız da. Geriye kalan özümüz, gerçek biz olacak. Bununla yaşamanın hazzı inanılmazdır. Çünkü çok gerçektir, olduğumuz kişi gibi hissetmenin verdiği özgürlüğü hiç bir şey veremez bize. (Nereden başlayacağımı bilmiyorum diyorsan, bununla ilgili paylaşımlarım da gelecek. Sen yeter ki iste!)